Kur’an-ı Kerim’de geçen Yecüc Mecüc kavmi Çinlilerdir. Buna hiç şüphem yok.
Yine Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinde bahsedilen “O, iş başına geçti mi yeryüzünde, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 205) ayetinde geçen kavim yine Çinlilerdir.
Kuran-ı Kerim’de “Yecüc ve Mecüc” diye yağmacı, zorba bir kavimden bahsedilir ve bu kavim daha önce dünyayı alt üst etmiştir.
Hz Zülkarneyn bir set çekerek bakırı bu set üzerinde eritmiş ve setti sağlamlaştırmış ve bu kavmi durdurmuştur. Ahir zaman geldiğinde bu set yıkılacak ve Yecüc Mecüc tekrar bütün insanlığa saldıracaktır.
Peygamberimizin konuyla ilgili tarifi ise şu şekildedir • Peygamberimiz (sav) “Birer, ikişer karış boyundadırlar, en uzunları üçer karıştır...” hadisiyle onların kısa boylu olduklarına işaret etmiştir.
“Bir iki karış boylu” ifadesi kısa boylu anlamına gelen bir teşbih olarak kullanılır.
• Küçük gözlü, geniş yüzlü, kumral saçlı bir kavimdir:
“Siz devamlı düşmanla savaşacaksınız; hatta yüzleri geniş, gözleri küçük, saçları kumral Yecüc ve Mecüc ile de savaş yapacaksınız...”
• Hadislerde bildirildiğine gibi, "Fesat çıkaran bir topluluktur."
• 22 kabileden oluşan bir topluluktur:
“Yecüc ve Mecüc yirmi iki kabileden ibarettir.”Bence hiç kuşkusuz bu bahsedilen topluluk Çinlilerdir.
Çekirgeler kadar kalabalık olacakları ve o kadar yağmacı oldukları söylenir ve kısa sürede de bir hastalıktan yecüc mecüc yok olacaktır denilir.
Yıllardır yazdıklarımız, söylediklerimiz, konuştuklarımız işitilmedi, okunmadı, buna üzülüyorum.Özetle yine yazıyorum:
Doğu Türkistan bizim ata yurdumuzdur, baba ocağımızdır.Doğu Türkistan, Kaşgarlı Mahmut’un, Yusuf Has Hacip’in ve Anadolu’daki her Türkün yurdudur.
Doğu Türkistan’da Türkiye’den sonra en kalabalık Türk topluluğu yaşar.
Bu Yecüc Mecüc Kavmi, yıllardır Doğu Türkistan’daki soydaşlarımıza her türlü zulmü ve namussuzluğu yapar.
Her türlü katliamı gerçekleştirir. Sayılamayacak kadar katliam vardır.İnsanlık dışı her türlü muameleyi yapar ve Türklere karşı asimilasyon politikasını en acımasız bir şekilde uygular. Mesela Uygur Türklerinden genç kızları alır, meslek edindiriyorum bahanesiyle, uzak şehirlere gönderir, askeri bölgelerde çalıştırır ve sonuçta yüzlerce Türk kızı ya öldürülür ya da intihara sürüklenir.
Doğu Türkistan’daki Türk şehirlerine sürekli Çinliler yerleştirilir ve şehirlerin demografik yapısı değiştirilir.
Doğu Türkistanlı anneler kürtaj olmaya mecbur bırakılır ve bebekleri adeta anne karnında öldürülür.
Bu büyük insanlık suçlarını maalesef hepimiz seyrederiz. Bir süre sonra acılarını unuturuz. Çünkü, ateş düştüğü yeri yakar, hem de nasıl yakar.Birileri de çıkar karşımıza ve şöyle der:
Bir buçuk milyarlık Çin’e karşı ne yapabiliriz?
Evet, ne yapabilirsin, onu da söyledik ama unuttunuz.
Çin ile Türkiye arasında anormal bir ticari dengesizlik vardır.
Biz Çin mallarını kapış kapış alırız ama Çin, bunun karşılığı malı asla Türkiye’den almaz.
Türkiye, ticari denge kuralım dedikçe Çinliler buna kulak asmazlar bile.
Hiçbir şey yapamıyorsanız, Avrupalıların Amerikalıların yaptıklarını yapın dedik.
Aldığınız malın altına üstüne bakın bir kere.”Made in Chine” yazan malları almayın dedik aldınız. Türkiye’yi Çin malları cennetine çevirdiniz.
Neymiş ucuzmuş. Başlarına çalınsın malları da ucuzluğu da…
Çin, ileride bütün insanlığın başına bela olacaktır. Bu nüfus oranıyla, bu zihniyetle, bu ülkeyle bütün dünyanın meşgul olması gerekecektir.
O yüzden aldığınız her Çin malı için bir kez daha düşünmenizi ve bu ülkenin mallarını asla almamanızı öneririm. Ayrıca devletimizin de büyük orantısızlıklar içeren Çin – Türkiye ticari dengesizliğini radikal bir kararla düzeltmesini de yıllardır beklemekteyiz. Çin’e “mavi boncuk” verilerek Türkiye – Çin münasebetlerinin geliştirilemeyeceği açıktır.
Bir Türk Cumhurbaşkanının Çin Ziyaretinin akabinde bu tür olayların baş göstermesi ne kadar alçakçadır, ne büyük bir namussuzluktur, haysiyetsizliktir, kelimeler yetersiz kalıyor.Bütün Türk Dünyasına ve Doğu Türkistanlı Türk Kardeşlerime baş sağlığı diliyorum ve Yecüc Mecüc Kavmini de bir kez daha lanetliyorum.
09 Temmuz 2009 Perşembe
04 Temmuz 2009 Cumartesi
Meğer Benim Rızkımmış
Gencin birisi Kabe’de hep,
- “Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, Ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamdü sena ederim,” diye dua eder.
Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi:
- “Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka birşey bilmiyor musun?,” der.
O da anlatır:
Yedi sekiz sene önce yine Kabe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam bin altın vardı. İçimden bir ses:
- “Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın” diyordu. Hayır dedim kendi kendime. Bu benim değil. Başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.
Bu sırada birisi
- “Şöyle bir torba bulan var mı?” diye bağırıyordu.
Çağırdım onu.
- “Nasıl bir torbaydı? İçinde ne vardı?” diye sordum.
Torbayı tarif etti ve “İçinde bin altın vardı” dedi.
- “Torban burada.” diyerek verdim. Adam torbayı açıp bana otuz altın verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim,
- “Bu köle için ne istiyorsunuz?” dedim.
“Otuz altın dediler”.
Adamdan aldığım otuz altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi.
Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki,
- “Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın. Onlara otuz bin altından aşağıya satma.” dedi.
O kişiler yanıma geldi.
- “Bu esiri bize satar mısın?” dediler.
“Satarım.” dedim.
“Altmış altın verelim.” dediler.
Ben de “Olmaz.” dedim.
- “Sen bunu pazardan otuz altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz” dediler.
- “Öyleyse gidin pazardan alın.” dedim.
Arttıra arttıra yirmibin altına kadar çıktılar. Otuzbin altından aşağı olmaz dedim.
Çaresiz kabul ettiler. Ben o otuzbin altın ile işyerleri açtım. Ticaret yaptım. Daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlarım,
- “Çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim.” dediler.
- Ben de “Olur.” dedim.
Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti.
Kıza, “Bu nedir?” dedim.
- “İçinde 970 altın var. Babam Kabe’de bunu kaybetmiş. Bulan gence otuzunu vermiş. Kalanını da bana hediye etti. Çeyizine koyarsın dedi” diye anlattı.
Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş. Vermese idim haram yoldan gelecekti. Şimdi helal yoldan yine bana geldi. Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbim’e hamd ederim.
- “Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, Ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamdü sena ederim,” diye dua eder.
Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi:
- “Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka birşey bilmiyor musun?,” der.
O da anlatır:
Yedi sekiz sene önce yine Kabe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam bin altın vardı. İçimden bir ses:
- “Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın” diyordu. Hayır dedim kendi kendime. Bu benim değil. Başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.
Bu sırada birisi
- “Şöyle bir torba bulan var mı?” diye bağırıyordu.
Çağırdım onu.
- “Nasıl bir torbaydı? İçinde ne vardı?” diye sordum.
Torbayı tarif etti ve “İçinde bin altın vardı” dedi.
- “Torban burada.” diyerek verdim. Adam torbayı açıp bana otuz altın verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim,
- “Bu köle için ne istiyorsunuz?” dedim.
“Otuz altın dediler”.
Adamdan aldığım otuz altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi.
Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki,
- “Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın. Onlara otuz bin altından aşağıya satma.” dedi.
O kişiler yanıma geldi.
- “Bu esiri bize satar mısın?” dediler.
“Satarım.” dedim.
“Altmış altın verelim.” dediler.
Ben de “Olmaz.” dedim.
- “Sen bunu pazardan otuz altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz” dediler.
- “Öyleyse gidin pazardan alın.” dedim.
Arttıra arttıra yirmibin altına kadar çıktılar. Otuzbin altından aşağı olmaz dedim.
Çaresiz kabul ettiler. Ben o otuzbin altın ile işyerleri açtım. Ticaret yaptım. Daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlarım,
- “Çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim.” dediler.
- Ben de “Olur.” dedim.
Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti.
Kıza, “Bu nedir?” dedim.
- “İçinde 970 altın var. Babam Kabe’de bunu kaybetmiş. Bulan gence otuzunu vermiş. Kalanını da bana hediye etti. Çeyizine koyarsın dedi” diye anlattı.
Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş. Vermese idim haram yoldan gelecekti. Şimdi helal yoldan yine bana geldi. Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbim’e hamd ederim.
02 Temmuz 2009 Perşembe
Kader ağlarını örünce
Kader ağlarını örünce
Eğirdiği rengârenk yünleriyle günlerini doldurduğu sade bir yaşamı varmış Fatima'nın.
Ama zaman usulca akıp giderken, kaderi onu bambaşka diyarlara götürmeye, birbirinden garip serüvenlere sürüklemeye hazırlanıyormuş...
Derken bir gün, babası Fatima'yı çağırarak uzun bir yolculuğa çıkacaklarını, şans kendilerine yardım ederse ellerindeki malları satacaklarını söylemiş.
"Belki," diye ilave etmiş babası,
"bu yolculuk sırasında evlenebileceğin zengin ve düzgün bir genç adam buluruz."
Baba kız umutla bir gemiye binip geleceğin bilinmeyen sahillerine doğru yola çıkmışlar...
Girit adası yakınlarına geldiklerinde korkunç bir fırtına kopmuş. Gemi kayalıklara çarpıp paramparça olmuş. Dalgalar tüm yolcuları acımasızca yutarken, bir kayaya tutunarak hayatta kalabilen sadece Fatima olmuş.
Kimsesiz kalan kız, kumaş dokuyarak yaşamlarını kazanan bir aileye sığınmış.
Birkaç yıl onlarla beraber çalışmış. Sevinçlerini dertlerini, hayallerini paylaşmış.
Her şeyin yolunda gittiği bir sırada esir ticareti yapan haydutlar tarafından kaçırılmış...
İkinci kez varını yoğunu, mutluluğunu ve umudunu yitiren Fatima, iyi yürekli bir adama satılmış.
Yeni yuvasında,gemi direği yapmasını öğrenmiş.
O kadar büyük bir sevgi ve özveriyle çalışmış ki, sahibi onu azat ederek ellerindeki direkleri Uzak Doğu'da satmasını istemiş.
Cava'ya gitmek için bindiği gemi şiddetli bir kasırgaya tutulmuş.
Yine zor bela kurtulan Fatima,kendini Çin'in ücra bir sahilinde bulduğunda, kaderini sorgulamaya başlamış:
"Neden dokunduğum her şey yok oluyor? Bu uğursuzluk nereden geliyor?.."
Ama Fatima'nın bilmediği bir efsaneymiş, geleceğini hazırlayan...
Kehanetlere dayanan hikaye, günün birinde olağanüstü bir kadının sahilde ortaya çıkarak Çin'de eşi emsali olmayan bir çadırı inşa edeceğini anlatıyormuş. Bu efsaneye inanan imparator, zaman zaman adamlarını kıyıya göndererek böyle bir kadını aratıyormuş.Kader onu imparatorun karşısına çıkardığında, kendisine sorulan ilk soru çadırı inşa edip edemeyeceği olmuş. Yolculukları sırasında sayısız çadır gören Fatima, "Yaparım tabii," diye cevap vermiş,
"yalnız çok sağlam bir kumaşa ihtiyacım var." İ
mparator böyle bir kumaşın olmadığını söyleyince, oturup kumaşı kendisi dokumuş.
Sonra da, kalın ip ve çadırı oturtabileceği sağlamlıkta birkaç direk istemiş.
Aldığı yanıt yine aynı olunca; rengârenk ipler eğirmiş, kölelik günlerinde öğrendiklerini hatırlayarak upuzun direkler inşa etmiş...
Talihsiz geçmişinin tüm birikimiyle ortaya çıkan çadır, beklenildiğinden de güzel olmuş...
Sevinçten uçan imparator, oğullarından biriyle evlendirmiş onu.
Böylece Fatima, yaşadığı her facianın ondaki bir yeteneği geliştirerek nihaî mutluluğunu yarattığını anlamış...
***Kırılan kalpler, yıkılan hayaller, gerçekleşmeyen beklentiler zaman zaman yaşamı anlamsız kılıp, monokrom bir renge döndürdüğünde; sınırsız ve sonsuz sevgiyi bize öğretmek için yaratılan dünyanın sihirli bir yer olduğunu hatırlatmalıyız kendimize...
Mutluluk ve ıstırap, bir gün bizi tanrısallığımızın zirvesine taşıyacak kanatlarımızın gelişip, güçlenmesi için yaptığımız egzersizlerin bir parçası değil mi sizce?
alıntıdır
Eğirdiği rengârenk yünleriyle günlerini doldurduğu sade bir yaşamı varmış Fatima'nın.
Ama zaman usulca akıp giderken, kaderi onu bambaşka diyarlara götürmeye, birbirinden garip serüvenlere sürüklemeye hazırlanıyormuş...
Derken bir gün, babası Fatima'yı çağırarak uzun bir yolculuğa çıkacaklarını, şans kendilerine yardım ederse ellerindeki malları satacaklarını söylemiş.
"Belki," diye ilave etmiş babası,
"bu yolculuk sırasında evlenebileceğin zengin ve düzgün bir genç adam buluruz."
Baba kız umutla bir gemiye binip geleceğin bilinmeyen sahillerine doğru yola çıkmışlar...
Girit adası yakınlarına geldiklerinde korkunç bir fırtına kopmuş. Gemi kayalıklara çarpıp paramparça olmuş. Dalgalar tüm yolcuları acımasızca yutarken, bir kayaya tutunarak hayatta kalabilen sadece Fatima olmuş.
Kimsesiz kalan kız, kumaş dokuyarak yaşamlarını kazanan bir aileye sığınmış.
Birkaç yıl onlarla beraber çalışmış. Sevinçlerini dertlerini, hayallerini paylaşmış.
Her şeyin yolunda gittiği bir sırada esir ticareti yapan haydutlar tarafından kaçırılmış...
İkinci kez varını yoğunu, mutluluğunu ve umudunu yitiren Fatima, iyi yürekli bir adama satılmış.
Yeni yuvasında,gemi direği yapmasını öğrenmiş.
O kadar büyük bir sevgi ve özveriyle çalışmış ki, sahibi onu azat ederek ellerindeki direkleri Uzak Doğu'da satmasını istemiş.
Cava'ya gitmek için bindiği gemi şiddetli bir kasırgaya tutulmuş.
Yine zor bela kurtulan Fatima,kendini Çin'in ücra bir sahilinde bulduğunda, kaderini sorgulamaya başlamış:
"Neden dokunduğum her şey yok oluyor? Bu uğursuzluk nereden geliyor?.."
Ama Fatima'nın bilmediği bir efsaneymiş, geleceğini hazırlayan...
Kehanetlere dayanan hikaye, günün birinde olağanüstü bir kadının sahilde ortaya çıkarak Çin'de eşi emsali olmayan bir çadırı inşa edeceğini anlatıyormuş. Bu efsaneye inanan imparator, zaman zaman adamlarını kıyıya göndererek böyle bir kadını aratıyormuş.Kader onu imparatorun karşısına çıkardığında, kendisine sorulan ilk soru çadırı inşa edip edemeyeceği olmuş. Yolculukları sırasında sayısız çadır gören Fatima, "Yaparım tabii," diye cevap vermiş,
"yalnız çok sağlam bir kumaşa ihtiyacım var." İ
mparator böyle bir kumaşın olmadığını söyleyince, oturup kumaşı kendisi dokumuş.
Sonra da, kalın ip ve çadırı oturtabileceği sağlamlıkta birkaç direk istemiş.
Aldığı yanıt yine aynı olunca; rengârenk ipler eğirmiş, kölelik günlerinde öğrendiklerini hatırlayarak upuzun direkler inşa etmiş...
Talihsiz geçmişinin tüm birikimiyle ortaya çıkan çadır, beklenildiğinden de güzel olmuş...
Sevinçten uçan imparator, oğullarından biriyle evlendirmiş onu.
Böylece Fatima, yaşadığı her facianın ondaki bir yeteneği geliştirerek nihaî mutluluğunu yarattığını anlamış...
***Kırılan kalpler, yıkılan hayaller, gerçekleşmeyen beklentiler zaman zaman yaşamı anlamsız kılıp, monokrom bir renge döndürdüğünde; sınırsız ve sonsuz sevgiyi bize öğretmek için yaratılan dünyanın sihirli bir yer olduğunu hatırlatmalıyız kendimize...
Mutluluk ve ıstırap, bir gün bizi tanrısallığımızın zirvesine taşıyacak kanatlarımızın gelişip, güçlenmesi için yaptığımız egzersizlerin bir parçası değil mi sizce?
alıntıdır
01 Temmuz 2009 Çarşamba
soğan hırsızı
Bir zamanlar uzak diyarlarda Reza adlı bir adam yaşıyordu.
Bir gece Reza yöredeki soğan tarlalarından soğan çalıp ,toplayıp onları pazarda yüksek bir karla satmaya karar verir.
Yaz dolayısı ile gökyüzü ve ay pırıl pırıldır bu da onun görüş açısını kolaylaştıracaktır.
Eline büyük bir sepet alır ve atını komşununun tarlasına doğru sürer.
Tarlaya vardığında kimsenin orada olmadığınından emin olduktan sonra 100 tane soğan toplayarak sepetine yerleştirir.
Sepet sonuna kadar dolmuştur soğanları atına yükleyip evine dönmeye karar verir.
Fakat atın üzerine o kadar ağırlığı yüklediği anda at yüksek sesle kişner.
Tarlanın üzerindeki çiftlik evinde ise çiftcinin karısı sesi duyar ve sesin nerden geldiğine araştırmak için pencereden bakar ve Rezanın atına yüklediği soğanları görür , eşi ve çocuklarına haber verir.
Hep birlikte Reza' yi yakalarlar.
Sabah olduğunda Reza kadının karşısında çaldığı 100 soğanın hesap veriyordur.
Kadı Reza' ya 3 cezadan beğendiğini seçmesini söyler:
Çaldığı 100 soğan karşılığında komşusuna 100 altın ödemek
Çaldığı 100 soğan karşılığında komşusuna 100 kırbaç yemek
Çaldığı 100 soğan karşılığında komşusundan 100 soğan yemek
Reza cezalardan 100 soğan yemeyi seçer.
Ama soğanları yedikçe içi çok fena olur. 25 soğandan sonra ise boğazı yanar ve daha yönünde yenecek 75 soğanın olduğunu düşününce tüm bunların yerine 100 kırbaç yemenin daha iyi olduğunu düşünür.
Fakat 10 kırbaçtan sonra ağrıdan kıvranır ve daha çok acı çekmemek için 100 altını komşusuna vermeyi kabul eder
Eğer Reza 100 altını baştan ödese ne olurdu?
Acı soğanları ve belini acıtan şiddetli kırbaç darbelerini yemekten kurtulurdu şüphesiz.
Fakat yaşamda öyle değilmidir.
Önümüzde tercihler vardır ve en kısa çözüm dümdüz ve en sade olanıdır.
Fakat bizler genelde yaşamda zigzaglar , üçgenler, daireler , poligonlar çizerek o yoldan birazcık saparız ve yolumuzun bu olduğunu ifade ederiz.
Fakat sonunda hepsi aynı düz ve sade çözüme gider ..
O elde ettiğimiz uzun yollar ve çizgiler mi ?
Onlarda hayat tecrübelerimizdir.
Bir gece Reza yöredeki soğan tarlalarından soğan çalıp ,toplayıp onları pazarda yüksek bir karla satmaya karar verir.
Yaz dolayısı ile gökyüzü ve ay pırıl pırıldır bu da onun görüş açısını kolaylaştıracaktır.
Eline büyük bir sepet alır ve atını komşununun tarlasına doğru sürer.
Tarlaya vardığında kimsenin orada olmadığınından emin olduktan sonra 100 tane soğan toplayarak sepetine yerleştirir.
Sepet sonuna kadar dolmuştur soğanları atına yükleyip evine dönmeye karar verir.
Fakat atın üzerine o kadar ağırlığı yüklediği anda at yüksek sesle kişner.
Tarlanın üzerindeki çiftlik evinde ise çiftcinin karısı sesi duyar ve sesin nerden geldiğine araştırmak için pencereden bakar ve Rezanın atına yüklediği soğanları görür , eşi ve çocuklarına haber verir.
Hep birlikte Reza' yi yakalarlar.
Sabah olduğunda Reza kadının karşısında çaldığı 100 soğanın hesap veriyordur.
Kadı Reza' ya 3 cezadan beğendiğini seçmesini söyler:
Çaldığı 100 soğan karşılığında komşusuna 100 altın ödemek
Çaldığı 100 soğan karşılığında komşusuna 100 kırbaç yemek
Çaldığı 100 soğan karşılığında komşusundan 100 soğan yemek
Reza cezalardan 100 soğan yemeyi seçer.
Ama soğanları yedikçe içi çok fena olur. 25 soğandan sonra ise boğazı yanar ve daha yönünde yenecek 75 soğanın olduğunu düşününce tüm bunların yerine 100 kırbaç yemenin daha iyi olduğunu düşünür.
Fakat 10 kırbaçtan sonra ağrıdan kıvranır ve daha çok acı çekmemek için 100 altını komşusuna vermeyi kabul eder
Eğer Reza 100 altını baştan ödese ne olurdu?
Acı soğanları ve belini acıtan şiddetli kırbaç darbelerini yemekten kurtulurdu şüphesiz.
Fakat yaşamda öyle değilmidir.
Önümüzde tercihler vardır ve en kısa çözüm dümdüz ve en sade olanıdır.
Fakat bizler genelde yaşamda zigzaglar , üçgenler, daireler , poligonlar çizerek o yoldan birazcık saparız ve yolumuzun bu olduğunu ifade ederiz.
Fakat sonunda hepsi aynı düz ve sade çözüme gider ..
O elde ettiğimiz uzun yollar ve çizgiler mi ?
Onlarda hayat tecrübelerimizdir.
Su, Ateş ve Ahlâk
Su, ateş ve ahlak dostluk kurmuşlar; dolaşırlarken birbirlerini merak etmeye başlamışlar.
Suya sormuşlar, "Kaybolursan seni nasıl bulacağız?"
Yanıt,
"Nerede bir şırıltı, çağıltı duyarsanız ben oradayım."
Ateşe, "Seni yitirirsek ne yapalım?"
Ateş,
"Bir duman gördüğünüz yerde ben varım."
Sıra ahlaka gelince, yanıt şu olmuş:
"Beni kaybederseniz, bir daha kesinlikle bulamazsınız!"
Suya sormuşlar, "Kaybolursan seni nasıl bulacağız?"
Yanıt,
"Nerede bir şırıltı, çağıltı duyarsanız ben oradayım."
Ateşe, "Seni yitirirsek ne yapalım?"
Ateş,
"Bir duman gördüğünüz yerde ben varım."
Sıra ahlaka gelince, yanıt şu olmuş:
"Beni kaybederseniz, bir daha kesinlikle bulamazsınız!"
İLGİNÇ BİR ARAŞTIRMA(Anlayana...)
Dünya çapında bir anket yapılmış.
Sadece bir soru sorulmuş:
"Lütfen dünyanın geri kalan kısmındaki yiyecek eksikliğine bir çözüm ile ilgili kişisel görüşünüzü dürüstçe belirtiniz."
Anket büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmış.
Çünkü
*Afrika´da insanlar "yiyecek" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*Batı Avrupa´da insanlar "eksiklik" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar. * Doğu *Avrupa´daki insanlar "kişisel görüş"ün ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*Orta Doğu´da insanlar "çözüm"ün ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*Güney Amerika´daki insanlar "lütfen" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*İsrail´deki insanlar "dürüstlük" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*Ve Amerika´daki insanlar "dünyanın geri kalan kısmı"nın ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
Sadece bir soru sorulmuş:
"Lütfen dünyanın geri kalan kısmındaki yiyecek eksikliğine bir çözüm ile ilgili kişisel görüşünüzü dürüstçe belirtiniz."
Anket büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmış.
Çünkü
*Afrika´da insanlar "yiyecek" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*Batı Avrupa´da insanlar "eksiklik" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar. * Doğu *Avrupa´daki insanlar "kişisel görüş"ün ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*Orta Doğu´da insanlar "çözüm"ün ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*Güney Amerika´daki insanlar "lütfen" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*İsrail´deki insanlar "dürüstlük" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
*Ve Amerika´daki insanlar "dünyanın geri kalan kısmı"nın ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
...Pulsuz dilekçe...
Sevgili anneciğim, babacığım;
Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim, size şunları söylemek isterdim:
Sürekli bir büyüme ve değişme içindeyim.
Sizin çocuğunuz olsam da sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum.
Beni tanımaya ve anlamaya çalışın.
Deneme ile öğrenirim.
Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz.
Oyunda, arkadaşlıkta ve uğraşlarımda özgürlük tanıyın.
Beni her yerde, her zaman koruyup kollamayın.
Davranışlarımın sonuçlarını kendim görürsem daha iyi öğrenirim.
Bırakın kendi işimi kendim göreyim.
Büyüdüğümü başka nasıl anlarım?
Büyümeyi çok istiyorsam da ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum. Bunu önemsemeyin.
Ama siz beni şımartmayın.
Hep çocuk kalmak isterim sonra.
Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum.
Ancak siz verdikçe almadan edemiyorum.
Bana yerli yersiz söz de vermeyin.
Sözünüzü tutamayınca sizlere güvenim azalıyor.
Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin.
Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın.
Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem.
Ancak, hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum.
Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor, hem de bundan yararlanmadan edemiyorum. Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın.
Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz.Bunları çabuk unuturum.
Ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder.
Çok konuşup çok bağırmayın.
Yüksek sesle söylenenleri pek duymam.
Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır.
"Ben senin yaşında iken..." diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım.
Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın.
Bana yanılma payı bırakın.
Beni, korkutup sindirerek, suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya
çalışmayın.
Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın.
Yanlış davranışım üzerinde durup düzeltin.
Ceza vermeden önce beni dinleyin.
Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.
Beni dinleyin.
Öğrenmeye en yatkın olduğum anlar, soru sorduğum anlardır.
Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın.
Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin.
Bana güvendiğinizi belli edin.
Beni destekleyin; hiç değilse çabamı övün.
Beni başkalarıyla karşılaştırmayın; umutsuzluğa kapılırım.
Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin.
Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın; bana sure tanıyın.
Yüzde yüz dürüst davranmadığımı görünce ürkmeyin.
Beni köşeye sıkıştırmayın; yalana sığınmak zorunda kalırım.
Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı yitirmeyin.
Kızgınlığınızı haklı görebilirim, ama beni aşağılamayın.
Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın.
Unutmayın ki ben de sizi yabancıların önünde güç durumlara düşürebilirim.
Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin.
Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz;tersine, beni size daha çok yaklaştırır.
Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi görüyorum.
Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın.
Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.
Biliyorum, ara sıra sizi üzüyor, belki de düş kırıklığına uğratıyorum.
Bana verdikleriniz yanında benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum.
Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse bir çoğundan vazgeçebilirim; yeter ki beni ben olarak seveceğinize olan inancım sarsılmasın.
Benden "Örnek çocuk" olmamı istemezseniz, ben de sizden kusursuz ana-baba olmanızı beklemem.
Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter.
Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi.
Ama seçme hakkım olsaydı, sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim.
Sevgiler, Çocuğunuz
Kaynak: ATALAY YÖRÜKOĞLU
Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim, size şunları söylemek isterdim:
Sürekli bir büyüme ve değişme içindeyim.
Sizin çocuğunuz olsam da sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum.
Beni tanımaya ve anlamaya çalışın.
Deneme ile öğrenirim.
Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz.
Oyunda, arkadaşlıkta ve uğraşlarımda özgürlük tanıyın.
Beni her yerde, her zaman koruyup kollamayın.
Davranışlarımın sonuçlarını kendim görürsem daha iyi öğrenirim.
Bırakın kendi işimi kendim göreyim.
Büyüdüğümü başka nasıl anlarım?
Büyümeyi çok istiyorsam da ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum. Bunu önemsemeyin.
Ama siz beni şımartmayın.
Hep çocuk kalmak isterim sonra.
Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum.
Ancak siz verdikçe almadan edemiyorum.
Bana yerli yersiz söz de vermeyin.
Sözünüzü tutamayınca sizlere güvenim azalıyor.
Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin.
Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın.
Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem.
Ancak, hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum.
Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor, hem de bundan yararlanmadan edemiyorum. Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın.
Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz.Bunları çabuk unuturum.
Ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder.
Çok konuşup çok bağırmayın.
Yüksek sesle söylenenleri pek duymam.
Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır.
"Ben senin yaşında iken..." diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım.
Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın.
Bana yanılma payı bırakın.
Beni, korkutup sindirerek, suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya
çalışmayın.
Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın.
Yanlış davranışım üzerinde durup düzeltin.
Ceza vermeden önce beni dinleyin.
Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.
Beni dinleyin.
Öğrenmeye en yatkın olduğum anlar, soru sorduğum anlardır.
Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın.
Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin.
Bana güvendiğinizi belli edin.
Beni destekleyin; hiç değilse çabamı övün.
Beni başkalarıyla karşılaştırmayın; umutsuzluğa kapılırım.
Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin.
Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın; bana sure tanıyın.
Yüzde yüz dürüst davranmadığımı görünce ürkmeyin.
Beni köşeye sıkıştırmayın; yalana sığınmak zorunda kalırım.
Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı yitirmeyin.
Kızgınlığınızı haklı görebilirim, ama beni aşağılamayın.
Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın.
Unutmayın ki ben de sizi yabancıların önünde güç durumlara düşürebilirim.
Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin.
Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz;tersine, beni size daha çok yaklaştırır.
Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi görüyorum.
Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın.
Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.
Biliyorum, ara sıra sizi üzüyor, belki de düş kırıklığına uğratıyorum.
Bana verdikleriniz yanında benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum.
Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse bir çoğundan vazgeçebilirim; yeter ki beni ben olarak seveceğinize olan inancım sarsılmasın.
Benden "Örnek çocuk" olmamı istemezseniz, ben de sizden kusursuz ana-baba olmanızı beklemem.
Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter.
Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi.
Ama seçme hakkım olsaydı, sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim.
Sevgiler, Çocuğunuz
Kaynak: ATALAY YÖRÜKOĞLU
Etiketler:
ATALAY YÖRÜKOĞLU,
Neşe Akbaş,
Neşe Demirhan,
Çocuk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

